Elektrik
Durağan ya da hareketli elektrik yüküne bağlanan
enerji belirtisi. Bir başka deyişle, bir enerji biçimi olan elektrik,
elektrik yükünün varlığından ileri gelen bir olgudur. Elektrik ve onun
ayrılmaz bir sonucu olan magnetizma kuramı, bütün bilimsel kuramlar
içinde belki de en hatasız ve en eksiksiz olanıdır. Elektriğin
anlaşılması sonucunda elektrik motorları, jeneratörler (üreticiler),
telefon, radyo ve televizyon, röntgen aygıtları, bilgisayarlar ve
nükleer enerji sistemleri bulunmuştur.
ELEKTRİK YÜKÜ
Kehribar, sarımsı renkli, yarısaydam bir mineraldir. İ.Ö. 600 gibi erken
bir tarihte, eski Yunanlılar, bu mineralin ilgi çekici özelliğini
biliyorlardı: Kehribar, bir kürk parçasına sürtülürse, tüy gibi küçük
maddeleri çekme yeteneği kazanır. Yüzyıllarca, bu tuhaf, anlaşılmaz
özelliğin yalnızca kehribara özgü olduğu düşünüldü.
XVI. yy ’da yani
iki bin yıl sonra, William Gilbert, başka birçok maddenin elektrikli
(Yunanca’da kehribar anlamında “elektron” sözcüğünden) olduğunu ve
bunların iki ayrı elektrik etkisinin bulunduğunu kanıtladı. Kehribar,
kürke sürtüldüğünde, reçine elektriği kazanır; oysa cam, ipeğe
sürtüldüğünde, cam elektriği kazanır. Elektrik, aynı türden elektriği
iter; karşıt türden elektriğiyse çeker. Bilim adamları o dönemde
elektriğin (bu sözü “yük” anlamında kullanıyorlardı) gerçekte
sürtünmeden ileri geldiğini düşünüyorlardı. Kürk ya da ipek üstünde eşit
miktarda karşıt elektriğin kaldığını bilmiyorlardı.
1747’de ABD’de
Benjamin Franklin, İngiltere’de de William Watson (171 5-87),
birbirlerinden bağımsız olarak aynı sonuca ulaştılar: Bütün maddelerde,
tek bir elektriksel “akışkan” türü vardır; bu akışkan, maddeye serbestçe
girebilir; ama ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Sürtme işlemi
yalnızca bu akışkanı bir cisimden öbürüne ileterek, her ikisini de
elektriklendirir. Franklin ve Watson, ulaştıkları sonuçlarda, yükün
korunumu ilkesini ortaya koydular; bu ilkeye göre, yalıtılmış bir
sistemdeki toplam elektrik miktarı değişmezdir.
Franklin, cam
elektriğine denk düşen akışkanı “pozitif” (artı) diye, akışkanın
olmayışını da “negatif” (eksi) diye tanımladı. Dolayısıyla, Franklin’e
göre, akış yönü artıdan eksiye doğruydu (günümüzde bunun tam tersinin
doğru olduğu bilinmektedir). Daha sonra geliştirilen iki akışkan
kuramına göre, aynı türden örnekler birbirini çeker, karşıt türden
olanlarsa iter.
Yıldırım:
Franklin, içi ve dışı kalay
folyoyla kaplanmış bir cam kap olan Leyden şişesini biliyordu. Ilk
kondansatör, yani yük depolamak için kullanılan ilk aygıt buydu. Leyden
şişesi, iç ve dış folyo kaplamalara aynı anda dokunularak
boşaltılabiliyor, dokunan kişide elektrik çarpması oluyordu. Metal
iletken kullanıldığında, kıvılcım görülebiliyor ve işitilebiliyordu.
Franklin, yıldırım ve gök gürültüsünün de elektrik boşalımının sonucu
olup olmadığını merak ttiğinden, 1 752’deki birfırtınada, metal uçlu bir
uçurtma uçurdu. Islak, iletken uçurtma ipinin ucuna metal bir anahtar,
anahtara da elinde tuttuğu, iletken olmayan ipek bir ip bağlarmıştır. Bu
deney çok tehlikeliydi, ama sonuçları kesindi: İpi anahtara yakın yerden
tuttuğunda, eline anahtardan kıvılcım atladığını gördü.
Elektrik
Gücü:
Yükler birbirinden uzaklaştırılınca çekici ya da itici gücün
azaldığı, daha 1600’de biliniyordu. Ama bu ilişkiyi, sayısal kesinliğe
olan ya da niceliksel bir temele, ilk olarak Benjamin Franklin’in
arkadaşı John Priestley oturttu. 1 767’de Priestley’in dolaylı olarak
ulaştığı sonuca göre, iki küçük, yüklü cisim arasındaki uzaklık belirli
bir faktör kadar artırıldığı zaman, bu cisimler arasındaki güçleri
faktörün karesi kadar azalır. Sözgelimi, yükler arasındaki uzaklık üç
katına çıkarılır güç, önceki değerinin dokuzda birine iner. Ne var ki,
kanıtı sağlam olmasına karşın, öylesine basitti ki, Priestley bu kanıtı
gereğince savunamadı. Bu yüzden de XVIII. yy’in son dönemine kadar, yani
İskoçyalı John Robinson söz konusu elektrik gücü konusunda daha dolaysız
ölçümler yapıncaya kadar, bu sorun çözüme kavuşturulamadı.
Coulomb Yasası:
Elektrik yükü birimine adı verilmiş olan Fransız
fizikçisi Charles A. de Coulomb’un daha sonra yaptığı bir dizi deney,
Priestley’in kanıtına, önemli ayrıntıların yanı sıra kesinlik de kattı.
Coulomb yasası adı verilen elektrostatik güç yasası, günümüzde şöyle
dile getirilmektedir: Aralarında uzaklığı bulunan hareketsiz iki küçük
nesnenin yükleri q1 ve q2’yse, bunların her birindeki F gücünün
büyüklüğü, F— kq1q2/r2formülüyle gösterilir; Formüldeki bir değişmezdir.
Uluslararası Birimler Sistemi’ne göre, güç Newton olarak, uzaklık metre
olarak, yükler de Coulomb (ya da kulon) olarak ölçülür. Dolayısıyla k
değişmezi, 8,988 x 10 olur. Karşıt işaretli yükler birbirini çekerken,
aynı işaretli yükler birbirini ter. 1 Coulomb (C) büyük miktarda bir
yüktür. Bir pozitif Coulombu (+C) negatif Coulombdan (-C) 1 metre uzakta
tutmak için, 9 x 10 Newtonluk bir kuvvet gerekir. Şimşek üretmek üzere
olan tipik bir yüklü bulutun yükü, yaklaşık 30 Coulomb’dur.
ELEKTRİK POTANSIYELİ
XVIII. yy’da yaşamış İtalyan bilgini Luigi Galvani’nin
bir rastlantı sonucu başlattığı olaylar zinciri, voltaj kavramı- nın
geliştirilmesi ve pilin bulunmasıyla doruk noktasına ulaştı. 1780’de,
Galvani’nin yardımcılarından biri, kesilmiş kurbağa bacağının sinirine
bir neşterle dokunduğunda, bacağın seğirdiğini fark etti. Başka bir
yardımcısıysa, yakındaki yüklü bir elektrik üretecinden çıkan bir
kıvılcım gördüğünü ileri sürüyordu. Bunun üstüne Galyani, kas
kasılmalarına elektriğin neden olduğu sonucuna vardı. Ama yanlış olarak,
alışılmış elektriğin değil, özel bir akışkanın, yani “hayvansal
elektriğin” iletilmesinin bu olaya neden Olduğunu düşünüyordu.
Pil:
Galvani, “atmosfer elektriği” diye adlandırdığı olayla ilgili
deneyler yaparken, pirinç bir kancayla demir bir kafes üstüne
asıldığında, kurbağa bacağı kasının seğirdiğini belirledi. Payla
Üniversitesi profesörlerinden Alessandro Volta’ysa, kurbağanın nemli
dokusuyla birbirinden ayrılan pirinç ve demirin elektrik ürettiğini ve
kurbağa bacağının yalnızca bir detektör olduğunu kanıtladı. 1 800’de
Volta, bakır, çinko ve nemli karton tabakalarını üst üste koyarak bu
olayı güçlendirmeyi başardı ve böylece elektrik pilini bulmuş oldu.
Elektrik pili, elektrik yükünü, kimyasal olarak ayrıştırır.
Elektrik
yükü herhangi bir biçimde giderilirse, pil daha çok yük ayrıştırarak,
kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine çevirir. Pil, sözgelimi bir
ampulün filamanından geçmeye zorlayarak, yükleri etkileyebilir. Pilin
elektrik- sel yolla iş yapma yeteneği, Volta’nın adından türetilen volt
birimiyle ölçülür. Volt, yükün her Coulomb’u için, 1 joule (ya da jul)
değerindeki işe ya da enerjiye eşittir (1 joule = 2,78 x 1 0’ kilowatt
saat). Pilin iş yapmasını sağlayan elektriksel yetenek, elektromotor
kuvvet (emk) olarak adlandırılır.
Kondansatör:
Elektriksel iş
yapabilen başka bir aygıt da, Leyden şişesinden türetilen ve yük
depolamakta kullanılan kondansatördür. Metal levhalar üstüne bir Q yükü
yerleştirilirse, voltaj miktarı V ye yükselir. Bir kondansatörün yük
depolama yeteneği, C = Q/V formülüyle gösterilen “kapasitans” olarak
ölçülür. Yük, tıpkı bir pilden aktığı gibi kondansatörden akar; ama
önemli bir fark vardır: Yük, kondansatörün levhalarından ayrıldığı
zaman, yeniden doldurulmaksızın daha çok yük elde edilemez. Bunun
nedeni, elektrik gücünün korunum özelliğidir. Salıverilen enerji,
depolanan enerjiden daha çok olamaz. Bu iş yapma yeteneğine elektrik
potansiyeli denir. Enerji korunumunun bir türü, emk’yle de
ilişkilidir. Bir pilden elde edilebilecek elektrik enerjisi, kimyasal
molekül bağlarında depolanan enerjiyle sınırlıdır. Hem emk ,hem de
elektrik potansiyeli volt olarak ölçülür. Yazık ki, voltaj, potansiyel
ve emk terimleri oldukça gelişi- güzel kullanılmaktadır. Sözgelimi, emk
yerine çoğunlukla “pil potansiyeli” denmektedir.
Voltaj:
İster emk
olarak, ister elektriksel potansiyeli olarak dile getirilsin, voltaj,
bir sistemin birim yük miktarında elektriksel yolla iş yapma yeteneğinin
ölçüsüdür. Voltaj, elektrik alanından daha iyi bilinen bir niceliktir.
Sözgelimi, bir elektrokardiyogramda ölçülen voltajlar, 5 milyon voltta
üst noktaya çıkar; çeşitli aygıtları çalıştırır.
115 voltluk
potansiyeli ve evlerde kullanılan 220 voltluk potansiyeli birçok kişi
bilir. Tipik bir şimşek çakmasından hemen önce, bir bulut ile yer
af’asındaki potansiyel, en az 10 000 volttur. Potansiyeli ya da emk’yi
geliştirmeye ya da değiştirmeye yarayan araçlar arasında piller,
jeneratörler, transformatörler ve Van de Graaf jeneratörleri
sayılabilir. Bazen yüksek voltajlar gerekli olur. Sözgelimi,
televizyon tüplerindeki elektron demetleri için 30000 volttan çok
gerilim gereklidir. Böyle bir potansiyelden geçerek “düşen” elektronlar,
ışık hızının üçte biri kadar yüksek hızlara ulaşırlar ve ekranda bir
ışık noktası oluşturmaya yeterli enerjileri vardır. Bir transformatör
kullanılarak, daha düşük alternatif potansiyellerden böyle yüksek
potansiyeller elde edilebilir.
Kuru bir günde ayakkabılar halıya
sürtülerek yürünürse, 20000 voltu aşan bir elektrik potansiyeli
oluşturulabilir ve kıvılcım ortaya çıkabilir.
ELEKTRİK AKIMI
Hareket halindeki elektrik yüküne “elektrik akımı” denir. Akımın
gücü (bir telde olduğu gibi), belli bir noktadan 1 saniyede geçen yük
miktarı elektriktir ve 1 Q/t olarak gösterilir; burada Q coulombluk yük,
t saniyede geçmektedir. Akım ölçü birimi, 1 coulomb/saniyeye eşit olan
amperdir. Akım, aynı zamanda magnetizma kaynağı da olduğu için,
elektrik ile magnetizma arasındaki bağı oluşturur. Danimarkalı fizikçi
Hans Christian Oersted, 1819’da, akım taşıyan bir telin pusula iğnesini
etkilediğini belirlemiş, aşağı yukarı aynı tarihte Fransa’da Andr Ampre
de magnetik kuvvet yasasını bulmuştur. İngiltere’de Michael Faraday ve
ABD’de Joseph Henry, bu buluşa, değişen bir magnetik alanın bir elektrik
alanı doğurması olarak tanımlanan magnetik indüksiyon kavramını
eklemişler, böylece, James Clerk Maxwell’in geniş kapsamlı elektro
magnetizma kuramını geliştirmesine elverişli ortamı hazırlamışlardır.
Gerçek akımların gösterdiği değişiklikler çok büyüktür. Modern bir
elektrometre, saniyede yalnızca 60 elektron anlamına gelen 10-17 amper
gibi çok düşük akımları belirleyebilir. Bir sinir uyarımın da ki akım,
yaklaşık 1 0 amperdir; 100 wattlık bir ışık ampulü 1 amper akım taşır;
yıldırımın taşıdığı akım yaklaşık 20 000 ampere yaklaşır; 1 200 megavat
gücündeki bir nükleer enerji santralıysa 115yy’da 10000000 amper
oluşturabilir. Maddelerin çoğu yalıtkandır. Bu maddelerde
elektronlar atomlara bağlanmıştır ve ilgili maddeyi etkileyen elektrik
alanı çökme olayına yol açacak kadar güçlü olmadıkça, yük akışına olanak
vermez. Çökme olayı gerçekleşirse, “iyonlaşma” adı verilen bir süreçte, en gevşek bağlanmış elektronlar atomlardan
koparak akım akışını sağlar. Şimşekli fırtınalarda bu durum söz
konusudur: Yükün bulutlar ile yer arasında bölünmüş olması, büyük bir
elektrik alanı yaratır; bu alan da hava atomlarını iyonlaştırarak,
buluttan yere bir iletim hattı oluşturur.
Direnç:
İletkenler
yük akışına olanak vermekle birlikte, bunun da enerji açısından bir
bedeli vardır. Elektrik alanı elektronları hızlandırır. Ama elektronlar
fazla uzağa gitmeden, iletkenin atomlarıyla çarpışır; bu çarpışma
elektronları yavaşlatır; hatta yönlerini değiştirebilir. Bunun
sonucunda, elektronlar atomlara enerji verir. Bu enerji ısı olarak
ortaya çıkar. Böylece, saçılma olayı akıma karşı bir dirençtir.
1827’de Georg Ohm adlı Alman öğretmen, bir teldeki akımın, V voltajıyla
ve A telinin kesit alanıyla doğru orantılı, telin /uzunluğuyla da ters
orantılı olarak arttığını göstermiştir. Akım, iletkenin yapıldığı
maddeye de bağlı olduğu için, Ohm yasası t V/Rve R —pl/A olarak iki
aşamalı yazılır. Buradaki R niceliğine “direnç” denir; yalnızca
kullanılan maddenin türüne bağlı olan p’yse özdirençtir. Direnç birimi
ohm’dur ve 1 ohm, 1 volt/am per eşittir.
Orta derecede bir iletken
olan kurşunun özdirenci 22 x 1 0 ohm metre; çok iyi bir iletken olan
bakırın özdirenciyse yalnızca 1,7 x 10 ohm metredir. 1 ohm ile 1 milyon
ohm arasında yüksek dirençler gerektiğinde, direnç araçları, özdirenci
1400 x 1 0 ohm metre olan karbon gibi maddelerden yapılır. Kurşun gibi
bazı maddeler, mutlak sıfıra birkaç derece kalacak kadar soğutulursa,
dirençlerini aşağı yukarı bütünüyle yitirirler. Bu tür maddeler,
“süperiletken” (ya da aşırı iletken) diye adlandırılır. Yakın dönemde bulunan bazı maddelerse, çok daha yüksek
sıcaklıklarda süper iletken haline gelmektedirler.
Elektron
saçılmasının neden olduğu direnç sel ısınma, elektrikli sobaların ve
ısıtıcıların yanı sıra, akkor lambalarda da kullanılan önemli bir
olaydır. Bir direncin saniyedeki P gücü ya da enerjisi, P=12 R
formülüyle gösterilir.
Elektriğin Hızı:
Elektronlar tel
boyunca sıçrarken, genel yük sürüklenmesiyle akım oluşur. Ortalama hız
ya da sürüklenme hızı, “alana paralel olan değişmez bir hızla hareket
etmiş olan elektronların sahip olacakları hız” diye tanımlanır.
Sürüklenme hızı, iyi iletkenlerde bile gerçekte azdır. Oda sıcaklığında
10 amper akım taşıyan 1 mm çapındaki bir bakır telde, elektronların
sürüklenme hızı saniyede 0,2 mm’dir. Bakırda elektronların ışık hızının
1 0-11’inden (yüz milyarda birinden) daha hızlı sürüklenmesi enderdir.
Öte yandan, elektrik sinya1mm hızı, ışık hızı kadardır. Başka bir
deyişle, ışık hızında, uzun bir telin bir ucundan bir elektronun
alınması, başka yerlerdeki elektronları etkiler.
Sözgelimi,
vagonları bir teldeki elektronları andıran uzun, hareketsiz bir yük
treni düşünelim. Vagonlar arasındaki bağlantılarda hareket boşluğu
bulunduğu için, lokomotif harekete geçtikten kısa süre sonra, vagon
katarı bundan etkilenir. Bu sürede lokomotif ileri doğru kısa bir yol
alır. Katarın harekete geçmesini bildiren sinyal hızla geriye doğru
yayılarak, lokomotifin 1 ya da 2 metre ilerlemesi için gerekli sürede
treni baştanbaşa aşar. Buna benzer biçimde, bir iletkende elektron
sürüklenme hızı düşüktür; ama sinyal, karşıt yönde, ışık hızıyla hareket
eder.
ELEKTRİKSEL MADDE KURAMI
Elektriğin düzgün, sürekli
bir akışkandan oluşmaması olasılığı, birçok bilimcinin aklına gelmiş,
Franklin, “akışkan”ın “son derece ince parçacıklar” dan oluştuğunu
yazmıştır.
Bununla birlikte, elektriğin, mikroskopla incelendiğinde
bir akışkana hiç benzemeyen, çok küçük, birbirinden kopuk miktarlar
olarak ortaya çıktığı görüşü, ancak bu konuda pek çok kanıt biriktikten
sonra kabul edilmiştir. James Clerk Maxwell, bu parçacık kuramına karşı
çıkmıştır. Ne var ki, Sir Joseph John Thomson, vb. bilginlerin
çalışmalarıyla, 1800 yıllarının sonlarına doğru elektronun varlığı
kanıtlanmıştır.
Elektron:
Thomson, elektronun yükü ile
kütlesi arasındaki oranı ölçtü. Sonra 1899’da, çok küçük yüklü su
damlacıklarından oluşan bir bulutun bir elektrik alanındaki davranışını
gözleyerek, elektron yükü için de bir değer belirledi. Bu gözlem,
Millikan’ın yağ damlası de- neyine temel oluşturdu. Chicago
Universitesi’nde görevli bir fizikçi olan Robert Millikan, öğrencisi
Harvey Fletcher’ın yardımıyla, tek bir elektronun yükünü ölçmeye
çalıştı; 1906 yılında bu çok iddialı bir girişimdi. Yağlı bir sıvı,
parfüm püskürtücüsüne benzeyen bir araçtan basınçla geçirilerek, birkaç
elektron fazlası olan küçük bir yağ damlacığı oluşturuldu. Sonra bu
damlacığın, kendisini yukarı çeken bir elektrik alanı ile aşağıya
indirmeye çalışan yerçekimi arasında havada asılı durması sağlandı. Yağ
damlasının kütlesi ve elektrik alanının değeri belirlenerek, damlanın
üstündeki yük hesaplandı. Sonuç: Elektrik yükü (e) eksidir ve değeri,
1,60 x 1 0 Coulombdur. Bu yük öylesine küçüktür ki, tek bir bakır madeni
para 1022 elektron içerir. Millikan, yükün her zaman e’nin (artı ya
da eksi e’nin) tam sayılı katları olarak göründüğünü de belirlemiştir.
Başka bir deyişle, yükün kuantumu vardır. Daha sonra bulunan başka temel
parçacıkların da yükü taşıdıkları belirlenmiştir. Sözgelimi, Kaliforniya
Teknoloji Enstitüsü’nden Carl David Anderson’ın 1932’de bulduğu
pozitron, + e yükü taşımasının dışında, elektronun tıpatıp aynıdır.
Atomun yapısı:
Kütle durumundaki madde normal olarak yansızdır
(nötr); yani yüksüzdür. Bir atomdaki her artı protonun, eksi bir
elektronla elektriksel olarak dengelenmesi eğilimi vardır ve bunların
toplamı, sıfıra son derece yakındır. Ernest Rutherford, 191 l’de
çekirdek- sel atom tezini ortaya atmıştır. Rutherford’ın belirttiğine
göre, tıpkı gezegenlerin Güneş’in çevresinde dönmesi gibi, elektronlar
da çapı 1014m’den az olan artı yüklü bir çekirdeğin çevresinde dönerler
Rutherford, çekirdeğin, + e yük taşıyan protonlardan oluştuğunu da
ortaya atmıştır.
Günümüzde de birçok bakımdan doğru sayılan bu madde
görüşü ne göre, atomu bir arada tutan şey elektrik gücüdür.
Rutherford’un kendi atom modelini sunmasından sonra, Danimarkalı fizikçi
Niels Bohr, elektronların çekirdek çevresinde belirli yörüngelerinin
bulunduğunu ve başka yörüngelerin olanaksız olduğunu ileri sürmüştür.
Kuvantum Kuramı:
XX. yy’ın başlarında kuantum (ya da kuanta)
kuramı geliştirilmiştir (Bk. KUVANTUM MEKAN IĞI). Bu kurama göre,
elektron, kütleden ve yük- ten oluşan bir buluttur. Bazı durumlarda
elektron bulutu öyle küçük olabilir ki, parçacık, eski görüşlerde
tanımlanan küçük, yüklü yuvarla büyük benzerlik gösterebilir. Elektronun
atomik bir yörüngede olması gibi bazı durumlardaysa, bulut kat kat büyük
olur.
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden Murray GelIMann ve George
Zweig’ın 1 963’te ortaya attıkları kuramagöre, elektronun e yükü hiç de
temel yük olmayabilir. Bu bilimcilerin kuramında, protonlar ve nötronlar
gibi ağır parçacıklar, “kuark denilen çeşitli parçacık bileşimlerinden
oluşur. Bir kuarkın -1/3 e yükü, öbürününse +2/3 e yükü bulunduğu
varsayılmaktadır. Bu kuram, kuarklarla ilgili yoğun araştırmalara yol
açmıştır.
YANITLANMAMIŞ SORULAR
Birçok göz alıcı başarıya
karşın, elektrik konusunda henüz yanıtlanmamış önemli sorular vardır.
Şu temel soru yanıt beklemektedir: Elektrik gücü bir yandan öbürüne
nasıl ulaşıyor? Belki de bu, yüklü parçacıklar arasındaki elektro
magnetik ışınım kuantumu alışverişiyle olmaktadır. Bu varsayımsal
kuaantum lar, edimsiz (virtüel) denilen durumdaki küçük, yüksüz,
kütlesiz parçacıklardır. Bu düşünce, Kaliforniya Teknoloji
Enstitüsü’nden Richard Feynman ve Harvard’dan Julian Schwinger
tarafından geliştirilen kuvantum elektrodinamiği kuramının bir
parçasıdır. Ama bu kuram şaşırtıcı bir kuramdır. Kesin yanıt belki de
hiçbir zaman bilinemeyecektir. Çözüme kavuşturulmamış bir başka soru
da elektrik- sel madde kuramıyla ilgilidir. Elektron, eksi elektrikle
yüklü küçük bir cisim olarak düşünülmektedir. Bazı bilim adamlarına
göre, elektron, yarıçapı yaklaşık 1015 metre olan bir yük yuvarıdır.
Bunu bir arada tutan nedir? Çekme özelliği taşıyan başka bir güç
olmasaydı, parçacığın bir yanındaki eksi yük ile öbür yanındaki artı
yükün birbirlerini itmeleri sonucunda parçacık dağılırdı. Belki başka
bir güç vardır, ama henüz böyle bir güç bulunamamıştır.
Elektrik
Arkı
İki ayrı iletken arasındaki gazlarda sürekli elektrik
iletimidir. Elektrik arkı (ya da elektrik boşalımı) yüksek akım
yoğunluğu ve buna oranla düşük potansiyel farkıyla (ya da voltajıyla)
nitelenir (buna karşıt olarak bir kıvılcım, basitçe yüksek potansiyel
farklı ve düşük akım yoğunluklu bir boşalımdır). İlk denetlenebilen
elektrik arkı, bir pile bağlı iki karbon çubuk kullanan Sir Humpry Davy
tarafından, yaklaşık 1 809’da üretilmiştir. Karbon-ark lambası ilk
pratik elektrik aydınlatma aygıtı olmuştur; sodyum-ark ve cıva-ark
lambaları, günümüzde yüksek gerilimli dış aydınlatmada hl
kullanılmaktadır. Ağır sanayide ark fırını, binlerce santigrat
derecelerle ölçülen sıcaklıklar üreten, en önemli elektrik fırını
çeşididir.
Elektrik Boşalımı
Elektrik yükünün herhangi bir biçimde
yitirilmesi. Bu tür bir yitim, elektrik kaynağının yeterince
yalıtılmamasından kaynaklanan yitim gibi, yavaş olabilir. Gaz ortamında
oluşan daha hızlı boşalımlar, parlak ışıklı görünümlerle sonuçlanır;
çünkü gaz atomları ya da molekülleri iyonlaşır. Doğada elektrik
boşalımının en çarpıcı örneği, elektrik arkı adı verilen, yüksek akımlı bir boşalım biçimi olan yıldırımdır. Ilk denetimli
elektrik boşalımını (elektrik arkı), yaklaşık 1809’da Sir Humphry Davy
gerçekleştirmiş, daha sonra, bu olgudan yararlanılarak elektrik arkı
lambaları ve floresan 1am baların yanı sıra, Van de Graaff jeneratörü
gibi araştırma aygıtları geliştirilmiştir.
Uç boşalımı gibi korona
boşalımları, daha düşük akımlarla oluşan doğal olgulardır; bu olgularda,
elektrot görevi yapan sivri uçlu bir nesnenin çevresinde ışıltı oluşur.
Bu tür boşalımlar, yapay olarak da gerçekleştirilebilir. Çok küçük
akımlar da, özellikle düşük gaz basınçlarında, ışıklı görüntüler
oluşturabilir. Ama böyle durumlarda, gaz molekülleri eşit olarak
uyarılmaz. Onun yerine, gaz boşalımı tüplerinde olduğu gibi, karanlık
bölgeler oluşur ve gaz, dağınık bir ışıltı yayar. Bu olgu, “ışıltılı
boşalım” diye adlandırılır. Böyle bir tüpün değişik derecelerdeki
karanlık ve aydınlık bölgeleri, gaz moleküllerinin değişik derecelerdeki
iyonlaşma ve yeniden birleşme durumlarını yansıtır. Kıvılcım boşalımı,
geçici bir olgu olarak düşünülebilir; bu olguda, voltajdaki artış,
ışıltılı boşalımı elektrik arkını dönüştürür. Elektrik boşalımı
olguları, yüksek gerilim hatları gibi elektrik donanımlarının
tasarlanmasında önem taşır.
|